Giray Altınok

02_0108.jpg
03_0036.jpg
01_0075.jpg
03_0069.jpg
04_0161.jpg
05_0017.jpg
04_0128.jpg
  • TEXT Bağlan Keskin
  • PHOTOGRAPHY Hamdi Atay
  • FASHION EDITOR Batuhan Çetin
  • STYLE EDITORS Tugay Tunç, Yusuf Kanat
  • PRODUCTION Tansu Sönmez
  • MAKEUP ARTIST Helin Özbek
  • PRODUCTION ASSTS. Umut Balcı, Emre Kıcır, Emre Erinç
  • PHOTOGRAPHY ASST. Enes Çetin

“Büyük acılar, toplumsal olaylardan gelecek şaka ve mizah, gelmeyiversin. Yerine yenisini koyabilmen lazım. Benim için öyle bir kısıtlama var. O yüzden ben her şeyin mizahını yapmam.”

“Vahşi Kelebek” dediğimizde sanırım hepimizin aklına aynı şey, aynı kişi geliyor; dijital platform işi, “Prens” dizisi. Ve bu dizinin prensi Giray Altınok, karakterle çok da benzemediklerini söylüyor: “Tabii ondan kurtulmanın imkanı yok. Çok fazla özelliği bana uzak; bencilliği, umursamazlığı, dağınıklığı, bunların hepsi bana çok uzak özellikler. Hiç arkadaş canlısı olmaması, insan sevmemesi, kendinden başka hiçbir şeyi yüceltmemesi, bana çok aykırı özellikler. Aslında kendini bildiğin zaman bunun tam tersini oynamak, o anlamda kolay oluyor. Prens sürekli yanlış yapan bir karakter. Ben de sürekli doğru yapmaya çalışan biriyim. İnsanlarla, arkadaşlarımla aram iyi olsun, ailemi unutmayayım. Hayatta bir sürü şeyi hep doğru yapmaya çalışıyorum. O yüzden de bazen çok fazla tökezliyorum. Mümkün değil çünkü böyle bir şey. Onun; kim ne düşünmüş, kim ne yapmış, kim hakkında ne söylemiş dünya umurunda olmadığı için ben kendimin biraz tersini oynarsam herhalde bu karakter çalışacak diye düşündüm. Onu iyi oynamanın tek yolu da hakikaten buradan geçiyor bence. Ben ne olmasam kendimden nefret ederdim, diye bakıyorum. O yüzden de seyircinin hemen kabul edebileceği bir şey ortaya çıkıyor.” Türkiye’de uzun zamandır ilerleme kaydetmeyen absürt komediyi hayatımıza geri getiren “Prens”, bu türün ofansif dönemindeki işleri hatırlatıyor. “The Office”, “It’s Always Sunny in Philadelphia”, “Schitt’s Creek” gibi dizileri anımsatan karakterleri ve olay örgüsü, onlardan farklı olarak Ortaçağ döneminde geçiyor. En azından biz Ortaçağ olduğunu düşünüyoruz. Her bölümü, her bir sahnesi “trending topic” olan “Prens”, Giray Altınok için de dönüm noktası. “‘Prens’, hakikaten bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yaptığımız işler, bu kadar geniş kitleye ulaşmamıştı. ‘Prens’in özellikle ikinci sezonuyla birlikte çok daha geniş bir kitleye ulaşma fırsatı bulduk. O geniş kitle, onu sevdikten sonra bizim diğer işlerimizi, geçmişe dönük işlerimizi de incelemeye, izlemeye başladı. O yüzden de bir dönüm noktası varsa hakikaten ‘Prens’tir, doğru.” Dizinin ve karakterin neden sevildiğini de şöyle anlatıyor, 41 yaşındaki oyuncu: “Biz, dizimizin iyi bir matematiği olduğunu biliyorduk. Kerem’le (Özdoğan) bunun üzerine çalışırken bir anti-kahraman dizisi yaratmak istedik. Prens bir anti-kahraman. Bir sürü negatif özelliği var Prens’in ama hep söylüyorum; günün sonunda tek bir doğru şey yapılacaksa, onu sadece Prens yaptığı için seviliyor. Bu kadar negatif özelliğinin, bu kadar insanları küçük düşürmesinin, zor duruma sokmasının yanında kardeşi Hasharia için, dünyayı yakabilecek bir abi olduğunu da gösterdiği bir an var ve seyirciyi bence direkt olarak orada kazanıyor. O yüzden de sevilme işi, sanırım hem dizinin matematiği hem karakterin ilginç bir karakter olmasından dolayı. Hiçbirimizin söyleyemediği şeyleri pat diye söyleyebilme cesareti de olduğu için Prens seviliyor.” “Prens”, bahsettiğimiz gibi, absürt bir komedi ama aynı zamanda duygusal da bir dizi. Giray bunun da bilinçli olduğunu söylüyor: “O bağı güçlü kurduğunda, inandırıcı olduğunda ve o bağ insani bir taraftan gösterildiğinde hemen onunla birlikte duygulanıyorsun. Sanki bütün saçmalıkları o yapmamış gibi; söylediği bir şey ya da kardeşine, abisine bir bakışı hemen duygulandırıyor seni. O da seyircinin karakteri sahiplenmesiyle ilgili. O yüzden de çok mutlu olduk. Aslında çok sahiplenilecek bir karakter değil. Çok keskin bir çizgi. Çizginin diğer tarafına geçtiğinde çok antipatik olabilecek bir karakter. Onu hep dengede tutmaya çalıştık.” Giray, absürt komediyi iyi yapma üzerine devam ediyor: “Senaryodaki absürtlüğün bir ayarı var. Bütün kurmacanın dışında, tarihi bir gerçekliği de olan bir dizi. Ortaçağ’da bir dönemde geçiyor. Baktığınız zaman biz 500 yıllık bir dönemi kullanıyoruz. O yüzden spesifik bir tarih söylemek mümkün değil, çünkü Shakespeare’den bahsediyorlar. Onlardan çok daha sonra yazılmış oyunları oynuyormuş gibi görüyoruz biz ‘Prens’i. O yüzden 500 yıllık bir tarih aralığında geçmesi aslında dizinin absürtlüğü. Onun dışında gerçekten küçük bir ülke. Hemen işgal edilip yok edilebilecek bir ülke ama Prens’in yüzünden diyebileceğimiz şekilde o işgale bir türlü uğramıyor. Bir şekilde kenarından, kıyısından sıyrılıyor, kurtarıyor kendini. Büyümüyor da, yok olmuyor da. Aslında bir at sineği gibi insanların etrafında dolaşan küçük, zararlı bir ülke gibi bir şey. Absürtlük aslında çok daha başka bir şey. Absürt bir mizahta tüm donelerin, bütün sahnelerin, bütün durumların gerçeküstü olması lazım. Biz o kadar absürt bir dizi değiliz, sadece kurmacayız. O yüzden de absürt mizah yapmaya kalkarsak, o çok başka bir tür olurdu ve sanırım bu kadar sahiplenilmesi de zor olurdu. Prens’in absürtlüğü herkesin vereceği tepkiyi vermemek üzerine kurulu olduğu için onu tutturduğumuz zaman bütün senaryoyu onun üstüne inşa ediyoruz aslında.”

Giriş yapın

İçeriklerimizi okumak için giriş yapın

Hesabınız yok mu? Üye Ol