Akışkan aşklar
Çift olmak, artık yalnızca iki kişi arasında paylaşılan özel bir bağ değil; aynı zamanda dijital vitrinde sergilenen bir imaj, bir meta, bir iş birliği. Bunu sosyal medyada paylaşıp paylaşmamak ise günümüz ilişkilerinin temel kararlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

- YAZI Ece Balekoğlu
- İLLUSTRASYON Simay Bahçıvan
Sosyal medyadan söz ederken, bazen hala “yeni bir şey” ile karşı karşıyaymışız gibi konuşma eğiliminde olabiliyoruz. Oysa bugün artık Facebook 21, X (ya da alıştığımız adıyla Twitter) 19, Instagram ise 15 yaşında. Yani sosyal medya çocukluk ve hatta ergenlik çağını çoktan geçti. Bizimle birlikte büyüdü, şekil değiştirdi ve gündelik hayatımıza kalıcı olarak yerleşti. Artık sosyal medyayla kurduğumuz ilişkiyi başlangıç yıllarındaki şaşkınlıkla değil, belirli bir medya okuryazarlığı ve doygunlukla ele alıyoruz. Ya da en azından almalıyız.
Sosyal medya platformlarını tanıma ve onlara alışma yıllarımızda neyi, ne zaman, ne şekilde paylaşacağımız konusunda da doğal kafa karışıklıklarına sahiptik. İlk defa deneyimlediğimiz bu sınırsız paylaşım ağında yediğimiz yemekten gittiğimiz mekana, aldığımız üründen dinlediğimiz şarkıya her detayı paylaşmaya değer görüyorduk, zira bunlar adeta dijital varoluşumuzun ve günceli yakalayabildiğimizin kanıtları niteliğindeydi. Bugünden bakıldığında neredeyse utanç verici sayılabilecek bu “oversharing” dönemi ve beraberinde gelen sürekli görünürlük, zamanla yerini bütünüyle bir gizeme olmasa da nitelikli bir seçiciliğe bıraktı. Çünkü büyülü bir gerçekliği keşfettik: Gündelik hayattaki varlığımızla dijital görünürlüğümüzün aynı ol- ması şart değildi. Hatta bu, bütünüyle gereksizdi. Böylece biz de kendimize birer dijital benlik yarattık ve artık önümüze geleni değil, dijital benliğimizle örtüşeni paylaşır olduk.
Giriş yapın
İçeriklerimizi okumak için giriş yapın